Bir zamanlar sokak, sadece taş ve toprak değildi. Her kaldırım başı birer hatıraydı. Sabah evin kapısından çıkarken sokağın tozu ayağımıza bulaşır, akşam eve dönerken o toza gün boyu oynanan oyunların neşesi karışırdı. Tebeşirle yere çizdiğimiz seksek kutuları, top oynarken kırılan camlar, misket torbalarını birbirine gösterirken hissettiğimiz o tarif edilemez gurur… Her biri çocukluğumuzun en gerçek mirasıydı.
Sokağın bir kokusu vardı mesela. Tozla karışık ter kokusu, bazen köşedeki fırından gelen simit kokusuna karışırdı. Bir de annelerin camdan yükselen sesi… “Eve gel! Terli terli su içme!” cümlesiyle büyüdük biz. O sokakta düşmek de vardı, dizleri kanatmak da, ama kimse bunu dert etmezdi. O yara, oyunun şeref madalyasıydı çünkü.
Mahallenin topu olurdu, herkesin hakkıydı. Lastik toptu çoğu, patlayınca biri harçlığını feda eder yenisini alırdı. Paylaşmak, sokağın yazısız kuralıydı. Kimin evinde yoğurt varsa diğerinin sofrasına da düşerdi. Top oynarken sırayla kaleye geçilir, seksekte kimse çizgiye basmazsa oyun temiz sayılırdı. Kimse öğretmezdi bunları, sokak öğretirdi.
Sonra bir şeyler değişti. Çocuklar evlere çekildi. Önce apartmanların kapısı kapandı, sonra sokakların sesi kısıldı. Misketlerin yerini telefon ekranları aldı, camdan arkadaş çağırmanın yerini “online mısın?” mesajları. Dizleri kanamayan, oyunda yenilmeyen, kaybetmeyi bilmeyen çocuklar büyüdü. Belki de o yüzden şimdiki dünyada kaybetmeye tahammülümüz yok.
Ve biz o günlerden bir cümleyi hiç unutmadık: Sokağını oyunla, kalbini arkadaşlıkla, dizini toprakla tanıştırmayan bir çocuk, büyür ama eksik büyür.
Biliyoruz ki, sokak sadece asfalt değildir. Sokak, hatıradır. Birlikte büyümenin, hayata karışmanın, sevmenin ve paylaşmanın ta kendisidir.
O yüzden soralım kendimize: Biz, çocukluğumuzu hangi kapının ardında bıraktık?
Muhabbetle…