Aidiyetlerimizi nasıl mı kaybettik? Batının hemen her alandaki kendine ait doğrularını, hassasiyetlerini evrensel değerler olarak dünyaya benimsetmesi ile denebilir. Bulunduğumuz yerden bakıldığında Batı, diğer kültürlerin değerlerini gölgede bırakma eğilimindedir. Yüksek oranda bizde de kabul g ören ve onaylanan bu değerler, süzgeçten geçirilmeden bünyeye zerk edilince, kişilik ve aidiyet kaybı ile karşılaşmak kaçınılmaz bir sonuç olarak karşımıza çıkıyor.
Baskın konuma geçen bu değerlere bağlılık, adeta aşağılandıkça artan bir bağlılıktır.
Aristoteles tarafından “Köleliğin en kötü tarafı, sonunda kölelerinde ondan hoşlanmaya
başlamasıdır.” tarzında bir açıklama yapmak çok da iddialı olmasa gerek. Bu durum zaman zaman baskıcı ve metazori yöntemlerle toplumlara güdülebiliyor. Her ne kadar karşı çıkışları gözlemlesek de etkilerin adeta kılcal damarlara kadar yayılmış olduğunu müşahede
ediyoruz.
Batının aydınlanma meselesi bizim değerlerimizi kesinlikle karşılamıyor. Aydınlanma döneminde, sanat, edebiyat, felsefe, bilim alanında gerçekleşen ciddi değişimler ile orta çağ kavramının bitmesi ile sonuçlandı ve kilise etkisini büyük ölçüde kaybetti. Pek çok ülkeyi içine alan bu değişim, yaşam biçimi ve inanç konusunda da etkisini gösterdi. Sömürgecilik anlayışının da son sürat yayıldığı ve acımasızca uygulandığı bir aydınlanma sürecinden bahsediyoruz. Batı uygarlığının orta çağı yaşadığı süreçte, İslam medeniyetinin onlarla aynı düzlemde olmadığı da bir başka gerçektir. İslam medeniyeti pek çok konuda yüzlerce yıldır üstün bir icraat sergiliyordu. Fakat aydınlanma sürecinde, özellikle sömürgeci aklın da kontrollü ve hesaplı atılımlarıyla, olumlu ve olumsuz pek çok şeyin etkisinde kalındığının tespitini yapmamız gerek.
İslam’ın hayatın her yanına yayılan bir yaşam biçimi olmasından yola çıkarsak, kilisenin batıdaki anlamı ve karşılığıyla kesinlikle kıyaslanamayacağını görebiliriz. Dolayısıyla İslami olan her şeye kiliseye verilen tepkinin verilmesi ve aynı kategoride nitelendirilmesi, İslam’ın evrensel değerleriyle örtüşmediği gibi kabul edilemez de... Yarın geçmişle şekillenir. Medeniyetlerin tarih sayfalarına gömülmesi, güncel manada etkisinin kalmaması, karılan hamurun parçası olmadığı anlamına gelmez. Süzgeçten geçirmenin “Olduğu gibi değil de olması gerektiği gibi" şeklinde anlaşılması gerekiyor.
Kültür, ekin, hars, medeniyet, uygarlık, hepsi birbirine yakın kelimeler. Yanlış algılanması ve
yorumlanması kimi zaman toplumları çıkmaza da sokmuştur. Ziya Gökalp “Hars ve medeniyet” kuramında, bir toplumun kendi değerlerini korurken medeniyetin sunduğu olanakların da kullanılması gerektiğini söylüyor.
Küreselleşme çağında kimlik inşa etmenin zorlukları ve modernitenin fert üzerindeki derin etkileri de göz önüne alındığında, değerlerini koruyarak filtrelemek mi yoksa baskın olanın değerlerinde asimile olmak mi bunun tespitini iyi yapmak gerek.
Tarih derin bir bataklıktır. Zaman zaman sakladıklarını kusar. Çoğunlukla kustukları yanlış sentezlenen olgulardır. Yenilenmeye, gelişime ayak uyduramadıkları için sahneyi terk edenleri ya da manevi değerlerini ötekileştirdikleri için tarihin tozlu sayfalarında kaybolan nice toplumları biliyoruz. Fakat yenilenirken tamamen çırılçıplak kalmak, kimliğinden soyunmak da olmamalı.
Değerleri terk etmek, ötekileştirmek, kimi zaman adeta utanmak ise çıplak kalmanın portresi. Bu bir anomalidir. Sabitelerin bin yıllık olması, miadı doldu demek anlamına da gelmez. Uluslararası boyutta bilinen siyasi kişilik ve etki ajanlarının algı çalışmaları ve söylemlerine gereğinden fazla paye vermeler, kabul edilme, etme, ettirmeye çalışma gibi kompleksli yaklaşımlar, bataklığa doğru çekildiğimizin göstergesi değil de nedir? Kişi, olaylar üzerinden bu doğrulamayı anlamak ve kabul etmek nasıl mümkün olabilir?