Hesap yapmadan mı yaşıyoruz, yoksa geleceği bilmeden ince hesaplar mı?
Zaman dediğimiz şey ne garip… Elimizde ne dün var, ne de kesin olarak yarın. Ama biz ya geçmişi kurcalayıp duruyoruz ya da geleceğin bilinmezliğine kafa yoruyoruz. Bugün ise sessizce gelip geçiyor aramızdan; kimse fark etmiyor.
Geçen gün bir dostum anlattı. Yıllarca bir ev almak için para biriktirmiş, her adımı hesap ederek yaşamış. “Bir gün rahat ederim,” demiş hep kendine. Tam alacakken, ağır bir hastalık çıkıyor karşısına. “O an anladım ki,” dedi, “ben yarına ulaşacağımı garanti sanmışım. Meğer asıl eksik kalan bugünü yaşamamışım.”
Bir başka dostum da tam tersiydi. “Ben anı yaşarım,” derdi. Hesapsız, plansız, biraz da umursamaz… Gün geldi, hazırlıksız yakalandı asrın felaketi; Altı Şubat depremine. Ne birikimi vardı, ne sığınacak bir yeri. “Keşke biraz olsun düşünseydim geleceği,” dedi bu defa da.
İki uç, iki farklı son. Hayat bize hep aynı şeyi fısıldıyor aslında: Ne sadece geçmişle avun, ne de yalnızca geleceğe güven. Dengede kal, bugünün kıymetini bil, ama yarın için de dua etmeyi unutma.
Bu yazıyı yazarken kendi hayatımı da düşündüm. Kaç kez detaylı planlar yaptım da sonra hiç beklemediğim bir yoldan yürümek zorunda kaldım? Yada hiç beklemediğim imkanlar,üzerinde durmadan çalışmadan önüme geldi. Her ikisini de yaşadım,insanız. Ne geçmişe zincirlenmişiz, ne geleceğe hâkimiz. Ama bugünü iyi değerlendirme sorumluluğu bize ait.
Şiseli yılarda defterimin arkasına yazdığım bir söz geldi aklıma: “Hayat, sen plan yaparken başına gelenlerdir.” Evet, başımıza neler geleceğini bilemeyiz. Ama nasıl karşılayacağımız bizim elimizde.
Belki en güzeli, akşamdan ertesi günün çantasını hazırlarken, kalbimizde de tevekkülün yer almasıdır. Yani hem çalışmak, hem teslim olmak. Hem düşünmek, hem şükretmek.
Kısacası, hesap yapmadan yaşamak saflık olabilir. Ama geleceği bilmeden ince hesaplara girmek de bir çeşit kibirdir. En doğrusu; bugünü sahiplenmek, yarına dua bırakmaktır.
Muhabbetle…