O ilk çelme... Hani, canınızdan bir parça vererek ayağa kaldırdığınızın, ilk fırsatta size savurduğu o acımasız darbe. İşte o çelme, sadece bir düşüşe değil, derin bir sorgulamaya da neden olur. Vicdanlarda bir burukluk, zihinde ise yankısı uzun sürecek bir soru: Neden? Neden bunca emek, bunca fedakarlık bir anda hiçe sayılır? Neden en yakınımızdakiler, başkalarının fısıltılarıyla, kendi çıkarları uğruna üzerimizdeki emeği bir çırpıda siliverir? Oysa biz, onlara omuz vermiş, en karanlık dehlizlerde yol göstermiş, düştüklerinde elimizden sımsıkı tutmuştuk. Şimdi ise, o ellerin itmesiyle savrulmanın şaşkınlığını yaşıyoruz. Ve acı bir gerçekle yüzleşiyoruz: Bazı vicdanlar, kendi karanlık kuyularında çürümeye mahkumdur.
Peki ya biz? Bu acı tecrübelerin ardından geriye kalan bizler ne yapacağız? Başkalarının nankörlüğü, onların vefasızlığı bizim ruhumuzda açtığı yaraları nasıl iyileştireceğiz? En önemlisi, bu tecrübelerden ders çıkarıp, kendi sınırlarımızı çizmeyi ne zaman öğreneceğiz? Sürekli başkaları için kendimizi yormak, kendi varlığımızı hiçe saymak ne kadar daha sürecek? Kendi ihtiyaçlarımızı erteleyerek, kendi hayallerimizden vazgeçerek nereye varacağız? "İyi insan" olma idealinin altında ezilirken, kendi benliğimizi ne zaman hatırlayacağız?
Hayat, bir denge oyunudur aslında. Vermek kadar almak, sevmek kadar sevilmek, başkalarına destek olmak kadar kendi ayaklarımız üzerinde durabilmek de önemlidir. Sürekli veren taraf olmak, bir süre sonra tükenmeye, yıpranmaya ve en acısı da değersizleşmeye yol açar. Çünkü insan doğası gereği, kendisine sunulanı çoğu zaman kanıksar ve bir süre sonra bunun değerini unutur. Özellikle de başkalarının gazıyla hareket eden, kendi muhakeme yeteneğini yitirmiş olanlar için bu durum kaçınılmazdır. Onlar, kendi sığ dünyalarında, günü kurtarmanın telaşıyla, geçmişin ve geleceğin muhasebesini yapmaktan acizdirler.
Belki de asıl ders, o ilk çelmeyi yedikten sonra başlar. Kendimize dönüp bakmak, kimler için ne kadar fedakarlık yaptığımızı sorgulamak, kendi sınırlarımızı yeniden çizmek zorundayız. Başkalarının beklentilerini karşılamak uğruna kendi özümüzden ne kadar uzaklaştığımızı fark etmeliyiz. Unutmamalıyız ki, en değerli varlığımız kendimiziz. Kendimize iyi bakmak, kendi ihtiyaçlarımızı önceliklendirmek bencillik değil, bir zorunluluktur. Ancak kendi ayakları üzerinde sağlam duran bir ağaç, başkalarına da gölge olabilir.
Sonuç olarak, o ilk çelmenin acısı geçse de, bıraktığı izler uzun süre silinmez. Ancak bu izler, aynı zamanda bir uyanışın da habercisi olabilir. Başkalarının nankörlüğüyle değil, kendi değerimizle yüzleştiğimiz, kendimize daha fazla özen gösterdiğimiz bir dönemin başlangıcı olabilir. Ve unutmayın, en sonunda akılda kalacak olan şudur: Kendi değerini bilmeyenin, başkasının değerini bilmesi beklenemez.
Muhabbetle…