Çok sevdim seni. Sevmek olmasaydı düsturda, destur da olmazdı.
Bir terazinin kollarında uyuyan bir bebek mi daha yeğdi yoksa o kolların acıtan hissiyatı mı? Tıpkı gayretin vicdan ile konuşması gibiydi; hayret ettiklerimizde sakladıklarımız, gayrette kaybolduklarımız.
Bizi biz yapan bizi bizden edenler değil miydi? Derler ya; “Kader, gayrete aşık!” diye. Anların toplamında bulduklarımız bir günün rengi, bir rengin anlamı olma yolunda ilerlerken; gayrete sadık adımlarımız gün sonunda bir faturanın nizamda duruşu gibi olmalıydı belki de. Gayretti adı; bir kar tanesinin özgün oluşu gibi herkeste farklı bir elbise içindeydi.
Kimsenin kimseyi yadırgamayacağı kadar aynı olmayan bir niteliğin, nicelik olarak da farklı seyretmeseydi çünkü her vicdan başka, her emek çok idi aslında. Kimi yargılayabilir ya da kimi yadırgayabilirdik ki?
Herkes kendi dünyasının kahramanı, herkes kendi kalbinin solisti değil miydi? Her kaybeden yarının kazananıydı. Hayretle izleyip saygı ile ayağa kalktığımız filmin sonunda, alkışlarımız adsız kahramanların gayret edalarına olmalıydı. Dönen bir çarkın, işleyen bir düzenin, her şeyin zıttı ile var olduğu bu kaybedeni olmayan kutupların gayrete olan aşkı idi kişiyi ayakta tutan. “Benim her emeğe saygım var!” der bir günün kahramanları...
Doğan güneş olur gözleri, açan çiçek olur gönülleri, birilerinin umudu olur yardım eden elleri, diğerlerinin kurtarıcısı olur akan emek terleri. Bazen bir kedinin rızkı olur ona verdikleri, bazen dudaktan çıkan duanın temsilcileri. Bir öğrencinin sabah uyanışı, bir adamın cesur davranışı, bir kadının merhameti olur sonra her bir gayretin anısı.
İşte der erenler; kaderde saklı olanın gizi, gizde açığa çıkanın cismidir diye, gayret. Her nefeste bir hayret, her hayrette bir cesaret, her yürekte bir gayret ile döner dünya. Her sahnenin kutlu aşıklarına, selam ile…