Eylül geldi mi, Anadolu’nun dört bir yanında aynı telaş başlar. Domatesler salçaya, biberler
közlemeye, fasulyeler derin dondurucuya… Evlerin mutfaklarında, balkonlarında ve koridorlarında hummalı bir çalışma sürer. O telaş aslında sadece kış hazırlığı değildir; evin hanımının elinden, evin bütün mekânına yayılan bir kültürdür.
Eskiden bu hazırlıkların sahnesi geniş avlular, serin mahzenlerdi. Taş evlerin kalın duvarları
arasında serin kalan kilerlerde kavanozlar sıra sıra dizilir, kapakların şıngırtısı bir tür sonbahar müziği gibi duyulurdu. Avluda kurulan büyük kazanlarda kaynayan salça, komşuların birbirine yardımıyla imeceye dönüşürdü. Çocuklar bir yandan domates kabuğu ayıklar, bir yandan oyun oynar, kış hazırlığı kolektif bir şenlik havası taşırdı. Ev dediğimiz şey, işte tam da böyle anılarda somutlaşırdı.
Bugün ise manzara biraz değişti. Avlular gitti, yerini apartman balkonları aldı. Mahzenler yok, onun yerine derin dondurucular var. Salçalar artık büyük kazanlarda değil, mutfak ocaklarının üzerinde daha küçük ölçeklerde kaynıyor. Turşular cam kavanozlardan hâlâ göz kırpsa da çoğu kez tek başına yapılan bir hazırlığın sonucu oluyor. İmece kültürü zayıfladı ama alışkanlıkların kendisi hâlâ direniyor. Çünkü kışa hazırlık yalnızca bir mutfak işi değil kültürel bir hafıza.
Mimarlık açısından bakıldığında, bu hazırlıkların mekâna yüklediği rol çok önemli. Bugünün
konut projelerinde çoğu zaman “depolama alanı” yok sayılıyor. Halbuki bir evin kimliğini, sadece salonun şıklığı değil, kilerinin ya da dolaplarının işlevi de belirliyor. Salça kavanozlarına, turşu bidonlarına, donduruculara yer açmak; aslında yaşam kültürüne yer açmaktır. Yeni evlerde bu kültür kendine mutfak dolaplarının dar raflarında, balkon köşelerinde alan buluyor. Ama bu koşuşturmanın bize anlattığı şey sadece mekân değil. Aynı zamanda somut olmayan bir kültürden de bahsediyoruz. Paylaşmanın, üretmenin, gelecek için hazırlık yapmanın verdiği iç huzur… Çocukların annelerinden, annelerin anneannelerinden öğrendiği reçeteler…
Bu zincir, evin duvarlarına sığmayan, kuşaktan kuşağa aktarılan bir değer. Sonuçta, eylül telaşı yalnızca kış sofralarının bereketi için değil, evin ruhu için de yapılır. Balkonlara serilen biberler, kavanoz kapaklarının tıngırtısı, mutfaktan yayılan sirke kokusu…
Bunlar sadece hazırlık değil, bir yaşam biçiminin işaretleri. Mimarlığın da görevi belki tam
burada başlıyor: Bu kültürü görmezden gelmeyen, hayatın bu doğal akışına yer açan evler
tasarlamak. Çünkü ev dediğimiz, sadece barınak değil; kavanozların, turşuların ve anıların
sığabildiği bir yuva olmalı...