Kuzey Makedonya’da, Türkler için “dem”” vardır ama “zaman” yoktur. Türk çayı içeriz, çayımızı demleriz. Demimiz demdir de, zamanımız ayaklar altında. Ne tam olarak var olabildik ne tam olarak buhar olup yokluğa karıştık. Hep bir saltanat, hep bir çetin gayret. Gayretin yanında tedirginlik çıkıverip “kültür ve dilin” serzenişleri ile “tüh tüh!” der durur. Burada insan, kendinden şüphe eder; “Tam manasıyla anda mıyım, yoksa zaman ile savaşıp anda kalabilme molozları arasında çırpınıyor muyum?” diye. Zaman bize hiç acımaz, hep incitir. Zaman bizi burada, bu topraklarda kendine bağlar ama biz hiç o bağı tam atamayız. İlmeği kaçmış yelek gibi bir yanımız hep yarım kalır.
Kabulleniriz ama zaman bizi bağlar ve gönlümüzdeki paslanmış kafesin anahtarını bize hiçbir zaman teslim etmez. Biz bal ile kan ülkesinin evlatları, o kafesin anahtarını halı veya saksı altında zannedip dururuz, lâkin gönül kafesimizin paslı anahtarı bir başka zamanda yaşayan ve hürriyet ile süslenen, “öz vatanımdır” diyebilen kişilerin evlerinin en adi köşelerinde can çekişip bitap düşer. Bizim onlara ulaşmamızı bekler.
Bekleyen için zaman uzun ve dikenli bir yol gibidir. Beklentisi ve ülküsü olmayan için ise çarkın mütemadiyen nafile dönmesi gibidir. Balkanların davulu bile, gelin alıda “dem be dem” diye çalar. Öyle şen değil, şenmiş gibi duyulmasına rağmen şenlikten bihaberdir. Şenlik zamanı, hür yaşayanlara mahsustur. Şenlik, mezarlıkta yatan ecdâdımızın taşındadır. “Taş yerinde ağır.” derler, o taş yerinden söküldü. O taş yerinde durmadıkça, evlerin önüne paspas edildikçe, zaman bize hiç gülmeyecek, hatta bir tebessümü bile esirgeyecek. Saçlarına kahır karları düşmüş ninemin, sırtında bin bir yükü sırtlamış dedemin mezâr taşı; zaman göç edenler için Vardar Nehri gibi aktı, geçti. Kalanlar için ise hırçın ve geçit vermez Şar Dağı gibi yerinde mıhlandı. (şehir-şar demek).
Bekleyenleri zamana bırakmak yerine, zamanla düzelecek diyene, “zaman doldu” davullar çalmaya başladı demek gerekir. Zira zaman da bir çizgidir nihayetinde. Ezelî kurcalamak, ebedî sulhu bizlere getirecektir. Bu yüzden, eski minyatürlerde, halk şiirlerinde ve destanlarda zamanın çizgileri, geleceğe doğru uzanan bir köprü gibi durur. Zaman, geçmişi hatırlamak için bir yoldur, bir medeniyetin kendini var etme biçimidir. Geçmiş zamana kavuşmayanların vay haline, eskiye bakmayanların kültürüne; diline sahip çıkmayanların da ahvaline yazık olur; hatır bilmezsen hatırlanmaz, demlenmezsin…
Taştan bir köprümüz var Üsküp’te; buz gibi ama zamansız ve zamana meydan okumuş. Çok yorgun, çok bitkin olmasına rağmen ben taş değilim “Fatih Sultan Mehmed Köprüsü’yüm” diye ağıt yakar her gün her gece. Kitabesi, değişmiş, zincire vurulmuş, üzeri boyanmış, bir hayli hırpalanmış. Ayakta… Zaman benim diyor. Biz, kalanlar üzerinden geçip “zaman” öldürüyoruz. Zaman bize güler mi?
Dile kolay yarım asır, dile kolay yarım asır öncesi gelen Sarı Saltuk ve erenleri; bunlar zamana karışıp toprak olursa, atanın mezar taşı da evlere paspas olur, süs olur. Hâlbuki bizim, özümüz, özü gür olanlardan olmaktı. Zaman gülüp geçiyor bizim suskun, sorgusuz dilimize…
Dedelerimiz, tarih boyunca, Balı kana katmamış. Yaşadığı yeri yurt bellemiş ve yerin adını vermiş. Değerlerine el sürmeden, incitmeden şan almış, şan vermiş. Göçmüş durmuş “o dağ senin bu dağ benim” diye. Buna rağmen bize iz bırakmış. Kuman’dan Kumanova’ya; Kalkan’dan Kalkandel’e, Demir’den Demir Kapı’ya tamgalarını bırakanları zaman alıp götürdü. Ama adı yaşasın, adı yaşasın diye de, torunu çalışsın. Taşlar bizden daha zamansız, yerinde kalsın, zaman bizi götürecek adımız yaşasın düşüncesiyle çıktık zamanda, zamansız bir yolculuğa.