|
Tweet |
Neden Afrika'nın bu kadar çok potansiyeli var gibi görünüyor ama... bir noktaya tam olarak ulaşamıyor gibi?” Sayısız kez duyduğumuz sorulardan birisi. Ve buna cevap vermek kolay değil. İşte onun için bazen “Beklerken daha iyiymiş” düşüncelerine kapılmamak da elde değildir. Buna cevaben "Neyi beklediniz?" sorusu da bir anormallik olmaz.
Cevabı ise, zaman kadar eski, ya da bazılarının iddia ettiği gibi sömürgecilik kadar eski bir hikâye. Onlarca yıl dış yardımın kurtuluş getireceği varsayımıyla beklemişiz... Nasıl kurtarılamamışız halbuki?
Vaat ve Düşler Çağı
Afrika'nın umutla coştuğu bir dönem vardı. Bağımsızlık sonrası dönemdi; 1960-70'ler. Fırtına öncesi yağmur kokusu gibi havadaki iyimserliği neredeyse hissedilebiliyordu. Ülkeler sömürge zincirlerinden kurtuluyordu, liderler birlik ve refahtan bahsediyordu, biz ise, büyük babalarımız büyük hayaller kuruyordu. Bunu, sizi daha parlak bir geleceğe götüreceğinden emin olduğunuz bir treni beklemek gibi düşünün.
Liderlerimizin bazıları büyük, kimileri ise naif vizyonları vardı ama olsun hiç yoktan iyiydi. Kwame Nkrumah birleşik bir Afrika'dan, Julius Nyerere ise Tanzanya'daki Ujamaa sosyalizminden bahseder. Üniversiteler ortaya çıktı, altyapı projeleri yeni bir şafak vaat ediyordu. Heyecan vardı, enerji vardı. Ve her şeyden önemlisi umut vardı. Ancak öğrendiğimiz gibi umut yeterli değildi.
Bugün Lider diye dolaşanların Kıtaya yaptığı hiç akıl almazdır. Sıklıkla ileri görüşlü hırslar ile apaçık liyakatsizlik arasında gidip geliyorlar. Küresel ekonomik sistemlere meydan okumaya cesaret edenler hızla susturuluyor veya marjinalleştiriliyor. Bugün, çoğu ülkenin hali, rüyası… soluk bir fotoğrafa benziyor; nostaljik ama mesafeli. Günümüzün lideri genellikle küresel kredi verenlerin ve yabancı yatırımcıların melodisine göre dans ediyor. Ve onları tamamen kim suçlayabilir? Borç yüzünden felce uğrayan ulusların önünde kredi ve hibe havucu sallandığında, reddetmek her zaman bir seçenek olmuyor.
Yardım Vaadi ve Serabı
Kalkınma yardımı Afrika ülkelerine vaat edilen sihirli değnekti. Politikacılar buna, konferans pankartlarında parıldayan ancak çoğu zaman bağımlılığın acımasız gerçeklerini gizleyen bir terim olan "ortaklık" adını veriyor. Balık tutmayı öğretmek yerine her gün size balık verildiğini hayal edin. Yardımın Afrika ülkeleri bir kenara, dünya genelindeki birçok sözde az gelişmiş ülkelere yaptığı da budur.
Mesela… su kuyu olayları seviyorduk ya. Yıllar önce öğrenciyken, uluslararası bir STK tarafından finanse edilen yeni bir su projesi başladığında toplum içinde yaşanan heyecanı hatırlıyorum. Görkem, kurdele kesme törenleri, gülümsemeleri yakalayan kameralar; sanki bir ilerleme varmış gibi geliyordu. Aylar sonra proje durdu. Nedeni? Bürokrasi ve yerel katılımın eksikliği. Kuyular kuru kaldı, ancak "ortaklar" başarı iddiasıyla bir sonraki büyük projelerine çoktan geçmişlerdi.
Kaçırdığımız Tren
Gelecek treni beklerken bazı çatlakların oluştuğunu fark etmemişiz. Yolsuzluk davetsiz bir misafir gibi içeri sızıvermiş. Siyasi güç seçkinlerin oyunu haline geldi. Planlardan ziyade vaatlere dayanan ekonomilerimiz sallandı. Temelini kontrol etmeden bir ev inşa ettiğinizi hayal edin. İlk başta harika görünüyor ta ki gerçeklik yüzüne vurana kadar er ya da geç parçalanmaya başlıyor.
Uluslararası toplum da pek yardımcı olmadı. Küresel güçler ve IMF gibi kurumlar, bir bedel karşılığında sorunları “düzeltmeye” söz verdiler. Yapısal uyum programları kulağa hoş geliyordu ama çoğu zaman bizi daha fazla borç batağına sokuyor, ekonomilerimiz soluk soluğa kalıyordu. Bu, arabanızı tamir etmek için kredi çektiğinize benziyor, ancak size yanlış parçaların verildiğini fark ediyorsunuz. Siyasettekiler de pek işe yaramamış… hele ki onlar. Darbeler futbol maçları kadar yaygınlaştı. İç savaşlar ulusları parçaladı. Bir zamanlar özgürlükten bahseden liderler, savaştıkları zalimler haline geldi. Afrika artık beklemiyordu; hayatta kalma mücadelesi veriyordu.
Doğal Kaynaklar: Nimet mi, Lanet mi?
Afrika'nın zenginliği ayaklarının altındadır; altın, elmas, petrol, kobalt, başka bilmem ne… Ancak ironik bir şekilde bu hazineler zincir haline geldi. Kaynak laneti gerçektir. Çokuluslu şirketler, çevresel bozulmayı ve yoksullukla boğuşan yerel toplulukları geride bırakarak milyarlarca dolar kar elde ediyor. Yani bir meyve bahçesinin sahibi olduğunuzu düşünsenize, ancak hasatın tadını çıkarmak yerine sadece kabuklarını alıyorsunuz, dışarıdakiler ise meyve suyunu yurt dışına satıyor. Özetle Afrika'nın kaynak ekonomisi budur. Petrol ve kereste bakımından zengin bir ülke olan Gabon'u örnek alalım. Çok zengin olmakla beraber ülkenin istikrarını bozacak bir deneyime sahip olmamış. Ama bilin bakalım kimin halkı sefaletle iç içe… Köylerin bazılarında çatısız okulların, ilaçsız kliniklerin hikayelerini duyarsanız. Bu arada yabancı petrol şirketlerinin ışıltılı genel merkezleri başkentin üzerinde belirir. Yan yana gelme yürek parçalayıcı, sömürünün göz kamaştırıcı bir simgesidir.
"Hayırsever Yardımcı" Efsanesi
Hediye kolileriyle gelenlerin çoğu aynı zamanda tasmayı da tutuyor. Örneğin yapısal uyum programları, ekonomik verimlilik adına Afrika'nın kamu hizmetlerinin içini boşalttı. Okullar kapandı, hastaneler dağıldı ve işsizlik arttı; bunların hepsi “reformlar” adına yapıldı. İronik olan ise, bu önlemleri uygulayan ülkeler, güçlü kamu kurumlarının desteğiyle gelişmesidir.
Bizim oraların bir atasözü der ki "Müzik değiştiğinde dans da değişir." Yine de bizimkiler (Liderlimiz), kendi bestelemediği bir melodiyle sadece dans ediyor değil etmeye de devam ediyor. Dış politikalar ekonomilerimizi şekillendiriyor, önceliklerimizi belirliyor ve hatta bazen kimin iktidarda kalacağını bile belirliyor. Bilmesen Togo, Fransa’nın bir belediyesi, Liberya ise ABD’nin bir belediyesi olduğunu zannedersin.
İnsanların Rolü
Bu korkunç ortama rağmen Afrika halkı hâlâ en güçlü varlığıdır. Lagos'un hareketli pazarlarındaki girişimci ruh, Nairobi'de filizlenen teknolojik yenilikler ve Dakar'daki kültürel rönesanslar farklı bir hikâye anlatıyor; dayanıklılık ve yaratıcılıkla ilgili bir hikâye.
Türkiye'ye kaldığım sürece bu anlatılardan uzaklaşarak kendilerini yeniden tanımlayan Afrikalılarla tanıştım. Onlar kurban değildir; onlar iş kuran, değişimi savunan ve kimliklerine sahip çıkan kişilerdir. Bu özgüven hikayeleri, Afrika'nın halkı dizginleri eline aldığında neler başarabileceğinin bir kanıtıdır.
Peki beklerken daha mı iyiydi?
Belki. Rüyalarda belli bir rahatlık vardır. Gerçeklik daha karmaşıktır. Daha güçlü. Ama aynı zamanda daha gerçekçi. Dışarıdan bakıldığında yalnızca mücadeleleri görmek kolaydır: yoksulluk, işsizlik, siyasi çalkantılar. 1960'ların hayali uzak bir anı gibi görünüyor. Bunu da demek, dünkü Afrika’nın bugünkünden daha kötü olduğu anlamına gelmez… Tam olarak öyle değil. Daha karmaşık. Sebebi de Afrika’nın yekpare bir yapı olmamasıdır. Her birinin kendi hikayesi olan 54 ülkeden bahsediyoruz. Evet bazı yerler tökezledi. Diğerleri önden koşuyor. Ruanda gibi ülkeler halihazırda örnek olarak liderlik ediyor ve disiplinin, iyi yönetimin ve yeniliğin senaryoyu yeniden yazabileceğini gösteriyor. Kimi yerlerinde ise gençler teknoloji şirketlerine liderlik ediyor, sanat ortamları gelişiyor ve toplumsal hareketler statükoya meydan okuyor. Batı'nın da yaklaşımını değiştirmesi gerekiyor. Kalkınma yardımı artık daha derin sistemik eşitsizlikleri maskeleyen bir yara bandı olmamalıdır. Bunun yerine yerel girişimleri güçlendirmeli, egemenliğe saygı duymalı ve hesap verebilirliği sağlamalıdır.
Fakat hâlâ bekliyormuşuz gibi hissetmemizin bir nedeni var. Beklentiler. Yıldızların sözü size verildikten sonra aya ulaşmanız bile başarısızlık gibi gelir. Yani bir daha Afrika'yı düşündüğünüzde sadece mücadeleyi görmeyin. Potansiyeli olan, ilerlemeyi ve pes etmeyi reddeden insanları da vardır. Dış yardıma bağımlılığın yerini Afrika ülkeleri arasında kendine inanma ve işbirliği almalı. Yeni nesilin mantrası yardım değil ticarettir. Kurtarıcıları, çözümleri, değişimi beklemek… İllüzyondan başka bir şey olmadığının farkında bir nesildir zira. Belki de gerçek güç eylemdedir; kusuruyla amansız, acınma ihtiyacı olmayan... Çünkü biz beklerken başkaları oyunu oynadı. Yani artık beklemek yetmiyor. Ve kim bilir? Belki bir gün geriye dönüp baktığımızda "İyi ki beklememişiz, iyi ki bekletilmemişiz" deriz.